triPlog

blog'a geri dön

0 yorum var - 03 Ekim 2007 16:06

DENİZİ SEYREDİYORUM
Su, tuz, Mavi ve yeşil diye tanımladığım, ufuk çizgisini görebildigim, aralarina yeşil geçişlerle süslenmiş alabildigine mavi. Uzun bir yürüyüşün ardından varabildim sahile. Ayak derilerimin buruş buruş oldugunu hissettim. Sahil kenarindaki kayaların birine oturdum. Ayakkabılarımı çıkardım önce, sonra çoraplarımı. denizin serin sularına bıraktım ayaklarımı. yürümekten şekli degişmişti ayaklarımın. saat sabahin 6'sıydı henüz.. 3 orta yaşta genç, yaşları yaklaşık 25-26 civarlarında. Sabahın erken saatlerinde gelmişlerdi balık tutmaya. Çok eglendikleri konuşmalarından da belliydi. Gözlerim suyun dibindeki küçük parlak balıklara takıldı. Çok seri hareket ediyorlar, bir var olup bir yok oluyorlardı. Ayaklarımı dinlendirdikten sonra kuruması için güneşe serdim.. çoraplarımı giydim. 1 kutu meyve suyu aldım poşedimden içmeye başladım. Bir kaç damla meyve suyu damlattım balıkların olduğu bölgeye. Küçük, parlak balıklar için suyun rengi de tadı da aynıydı ama benim çinise biras daha farklı gibiydi. Meyva suyu damlaları denizin dibine doğru inerken hem rengi açılıyor hem de dibe indikçe genişleyen daireler oluşuyordu. 3 genç henüz balık tutamamışlardı ama hedeflerini belirlemişlerdi. Balina tutabilmeyi ümid ediyorlar akşam güzel bi ziyafet cekebileceklerini konuşuyorlardı. Her sallanan oltada çıkan ses aynıydı. Biraz garip ve ürkütücü bi sesti. Ani tepkilere yol açabilecek nitelikteydi sesin desibeli ve kalındı. "vhuuuvv".. Uzağa attıklarını zannettikleri olta ucu hemen önlerine düşüveriyordu. bir kaç kez tekrarlandı bu olay ve üçk arkadaş arasında gülüşmelere yol açtı. Denizde farkındaydı bunun. Atılan her olta canını yakıyordu. Bu durumua kızmış olacak ki hemen vermişti tepkisini üç arkadaşa. Birden dalgalar sert bir şekilde vurmaya başlamıştı taşlara. Denizin bunca sert dalgalarina rağmen küçük parlak balıklar değiştirmemişlerdi yerlerini. Sanki anneleri sıkı bir tembih çekmiş edasında ayrılmıyorlardı bölgelerinden. "Siktir" kelimesi uzandı kulağıma, kafamı kaldırıp baktığımda sonuç aynıydı. Yine bir boş çekiş. Trainspotting tiyatrosunda duydugum siktir sertligine çok yakındı çocugun tepkisi. Aynı sertlikte ama daha ince bir tondaydı. Balıkçılardan yalnız bir kişi kalmıştı oltanın başında, diğerleri turlamaya çıkmıştı. Kırmızı tişörtlü doğu aksanıyla konuşan genç adam oltayı denize fırlattığında, balık gelmesi gerekirken yosun takılıyordu iğnelerine. Sol tarafıma 4 kişiden oluşan bir grup yerleşmişti. İkisi orta yaşlı, iki de çocuk. Denize girmekti amaçları Kısa boylu ve göbekli olan adam siyah şortuyla atlayı vermişti denizin serin sularına. digerleri cesaret edememişti suya girmeye. diger iki balıkçı genç turlarını bitirip gelmişti arkadaşlarının yanina. Henüz oltaya takilan ne bir balik, ne de bir balina vardı. Sonuçtan pek hoşnut diillerdi ama inip denemeye de pek nietleri yok gibiydi. Sanırım yer değiştirme vaktim gelmişti. Ayakkabılarım giydim, poşedimi topladım ve sessizce kalktım oturdugum taşın üzerinden. Arkama bile bakmadan 3 gencin balık tutup tutamayacaklarına ve denize girmeye cesaret edemeyen 3 kişinin denize girip giremeyeceğine, parlak baliklarin yerlerini değiştirip değiştirmeyeceğine dair meraklarimi biraktım deniz kıyısında taşın üzerinde. tekrar sahil boyunca yürümeye başladım...

ÇAY BAHÇESİ
Yaklaşık bir saatlik yürüyüşden sonraki durak bir çay bahçesiydi. Ağaçların altında şirin bir çaybahçesi. Birden kulağımda bir ses "buyurun, hoşgeldiniz"... Kendime bir çay ısmarladım. Sabahın başından şu saate kadar 1 saatlik mola dışında hep yürüdüm. Benim için güzel ve dansla geçen bir peyote sabahının ardından evimin yanındaki parka gelmiştim. Oturup bir sigara içtikten sonra kendimi sokağa vurmanın amacını bildiğim için kendime bir ceza mı vermiştim. Eğer bu bir cezaysa, bunu haketmiş miydim? Yeterince yorgun olan beynim ve sabaha kadar hiç susmayan müzik artık kendimle kaldığımda yerini tamamen ağrıya bırakmış ve iki kafam varmış gibi hissettiriyordu. Ne yazık ki kendime farkında olmadan verdiğim cezayı çözmeye yetmiyordu.Gecenin 12'sinden beri 2.5 paket sigara içmiştim. Boğazlarım patlamak üzereydi. Tıkanmış. yutkunduğumda koca bir taş kütlesi yutuyormuşum gibi hissediyordum. Çay bahçesine gelene kadar geçen yürüyüş zarfında memleketimin insan manzaraları die nitelendirdiğim bir sürü insanı süzdüm. Koşanlar, denize girenler, spor yapanlar, seyyar satıcılar, bisiklete binenler, dalgıçlar, keyifçiler, banklarda yatanlar, hırlısı hırsızı herkes sahildeydi. Üstelik saat çok da erkendi.
ÇINAR AİLE ÇAY BAHÇESİ, ağaçların altında karşısında masmasvi ve parıltılı deniz. Sahil kenarında boş banklar ve renkli balonlar vardı. Çay bahçesi ve denizi ortadan üç şeride ayıran bir yol var. Duyulabilen en net ses vızır vızır geçen arabaların sesi, ilerideki ışıkların kırmızı yandiginda bekleyen arabalarin bekleme sürelerindeki boşlukta gelen kuş sesleri ve hiç kesilmeyen bir ugultu kulaklarımda. Yakınlarda ne bir tersane, ne bir şantiye.... bu ugultuyu çikarabilecek bir ortam yoktu. Denizin üzerinde görünen birçok şilep var ama bu şieplerin hiçbiri faal durumda değildi. zincir atmıştı hepsi. Bu ugultuda neyin nesiydi böyle... nereden geldiğini çözemedigim bu ugultu arabaların vızır vızır geçmesinden bile daha rahatsız ediciydi. Boğuyordu. Çay bahçesi oldukça geniş bir alana yayılmış, masalar arasında rahat haraket edilebilecek kadar geniş boşluklar vardı. Ağaçların arasından süzülen güneş direk yüzüme vuruyordu. Bu normal şartlar altında hep rahatsız edici bir ışıktı ama nedense bugün hiç rahatsız etmiyordu. sanki burasi yaşadığım kent diildi. Sanırım yanıldım. Güneş her geçen dakika sıcağını arttıyor gibi. Yer değiştirmek daha iyi olacaktı. Yerimi değiştirince çay bahçesine ait uykucu iki beyaz kaza takildi gözlerim. Ne kadar güzel ve masum yaratıklar. Çay bahçesi oldukça geniş olması ve birçok masa olması ve sabahin en erken saatlerine olmasina karşin topu topu 14 kişiydik. 4 yunus polis, 4 kişilik bir aile, 2 ihtiyar, bir cafenin sahibi zannedilebilecek nitelikte koltugunda oturan ve pazar sabahi gazetesini okuyan 40'lı yaşlarda biri, 2 çay bahçesi çalişanı ve ben...Ve arka fonda çalan zeki müren...14 huzurlu insanmış gibi görünüyorduk dışarıdan bakildiginda. Birbirimizi tanımıyor ama aynı ortamı paylaşıyorduk. Evet burası gerçekten şirin (vızır vızır geçen araba ve ugultus sesleri olmasaydi) ve yeşillik içinde, önünde gül fidelerinin bulundugu, yolun hemen karşısında sarı ve turuncu renk ağırlıklı çiçeklerin olduğu, parıltılı deniziyle güzel biryerdi. Dün geceden beri öyle yorulmuşum ki yerimden kıpırdayacak halim yok gibiydi. Ama bu cezayı, bu acımasızlığı kendim vermiştim. Düşüp kaldığım yere kadar devam edeceğim. kendime olan acımasızlığım en üst seviyeye çıkmıştı. Sanırım bir sonraki durak yenikapıydı. Bu mola verecegim yere kadar düşüp kalmazsam... Bütün bunların bir ceza mı yoksa kendimi deneme mi olup olmadığını hala kestiremiyorum...

GÜNEŞİN ALTINDA SİGARA MOLASI

Çay paralarını ödedikten sonra tekrar yola koyuldum. Ayaklarımın altı attığım her adımda iyice acımaya başladı. Bir kaplumbağadan daha yavaş adımlarla ilerlemeye başladım. Güneşin boğduran sıcaklığı üstüme karabasan gibi yoğunlaşmıştı. Nefes alışlarım zorlaşıp dilimi dışarı çıkarana dek yürümeye çalışıyorum. Kendime eziyetim yürüdükçe artıyordu. Bu boğukluk arasında lağım kokuları arasından geçerek eziyetimi iki katına çıkardım. Öğüre öğüre geçtiğim bataklıktan koşar adım kaçmaya çalışıyor, bir yandan da ayak tabanlarımın patladığını düşünürek adımlarımı daha dikkatli atmaya çalışıyordum. Bir sigara molası verme vaktim gelmişti. Yenikapı sahilde taşların üzerine oturdum. saat 12.00. Güneş tam tepede. Baş ağrım giderek şiddetleniyor ve yutkunmalarım. Deniz kenarındaki taşlar sanki üzerinde alev çıkarcasına yanıyordu. Bu ısı ayakkabı tabanlarımın erimesine yetebilecek derecedeydi. Çay bahçesinden çıktıktan sonra ortada pek fazla insan yoktu. Güneş tam tepede olduğu ve boğuculugunu arttırdığı için herkes ya evine dönmüş, ya da gölgelik alanlara kaçmayı tercih etmişti. Kalanlar ise denize girerek ateşlerini söndürebiliyorlardı.Sigaramı yakip bir kaç duman çektim. Denizi seyrederken biras açıkta yaklaşık 30-40 mt. ileride şarkı mırıldayan bir ses duydum. Bir an için kilitlenmiştim. Acaba bana mı bakıyordu. Acaba amacıma ulaşacakmıydım. Acaba aradığım kahraman mıydı. Cezamı bitirebilecek miydi? Bu zulmü yok edebilecek miydi? Şarkı söyleyen adam 30'lu yaşlarda esmer biriydi. Motoruyla biraz daha açıldıktan sonra ümidimi kesmiştim.. düşündüklerim hep fos çıkmıştı.Artık aramızdaki mesafe 100 metreyi geçiyordu. bakışmaları sezemiyordum artık. Tekrar kafamı öne eğip hikayeme yön vermeye çalişiyordum. Birden motor çalışmaya başladı. Esmer adam motarıyla bana doğru geliyordu. ümidim tekrar yeşillendi. yazmayı bırakıp adamın gelişini seyrettim. Motor iyice yaklaştı, yaklaştı 2 mt. kala arka taraftan gelen ses bütün ümidimi bitirmişti bi anda.. "olum oraya diil sağa yanaş".. arkadaşı gelmişti. bindi motora ve gözden kaybolarak gemilerin arasına karıştılar. Kaldığım yerden devam ettim yazmaya. Farkında olmadan çevremde bir sürü genç birikmişti. Denize girip çıkıyorlar, serinliyorlar, egleniyorlardı. Buradan ayrılmak pek hoşuma gitmeyecekti gerçekten. Daldım gençlerin arasına hayal kurup kahramanımı aradım. Ufak bir kıpırdamayla ayaklarımı acısı bir tokat gibi vurdu yüzüme. Bu darbeyle daldığı hayallerden çıkıp zulmüme geri döndüm. Amacıma ulaşabilmem için cesurca davranmak gerektigini biliyor ve bunu için elimden geldiğini yapıyordum. Hayatimda hiç girmedigim yerlere giriyor degişik yerlerden geçiyordum. Bir gayretle kalktim oturdugum taşın üzerinden. Daha önce hiç bilmediğim bir yere geldim. ayaklarımı sürterek yürüdüğüm için kilometrelerce uzunlukta gibi gelen, kocaman kayalardan oluşan ve ağır kokan bir limandı burası. zulmümü katlayarak girdim limanın kıyı şeridinden. Kayalar engebeli olduğundan cesaret edememiştim kayalarin üzerinden yürümeye. Yürüdükçe, liman hiç bitmiyor sanki taşlar devamlı ileriye doğru gidiyordu. Kurtuluşum yoktu. dönerken taşların üzerinden yürüyecektim. Eziyetimi eziyetle, acimi aciyla katlamak zorundaydım. Aslında böyle bir kuralım yoktu. Kuralda koymamıştım. Nasıl gerekiyorsa öyle davraniyordum. Ama bu davranışlar sonucunda acılarım daa da katlanıyordu. Bu bir dayanıklılık testi miydi? Bu bir cezaydı. Bu cezayı durdurabilecek bir tek kişi. Bir kahramandı aradığım. Bu cezamı ancak o durdubalilirdi. Kurtaracakti beni kendime yaptığı işkencelerden. Sanki beyaz atlı bir prens uyandıracaktı beni.. Taşların üzerine çıktım dönerken. Tahminimden daha engebeliydi taşlar. Bir otaşa, bir başkasına, bir başkasına..Zıp zıp zıp. Ayaklarımın altı ve belim artık kopmak üzereydi acıdan. Limanın kıyısından yürürken çooooooook uzun olan kıyı şeridi, kayaların üstünden dönerken sanki iki katina çıkmıştı. yaklaşık 1.5 saat dönmüştü gidiş geliş güneşin altinda. Arada çıkan sivri kayalar cabasiydi. Acılar artik dayanılmaz oluyordu...artik her an bir kayanın üzerinden düşebilecek duruma gelmiştim. gücümü son damlasina kadar kullanarak devam ettim yürümeme. dudaklarım ve boğazim iyice kurumustu. artik dayanamayacak haldeydim. Uykusuz ve açtım. sonunda dayanamayarak eve dönmeye karar verdim...o an amacıma ulaşamadım ve cezamı çektim... ):

bu yazıya puanı basanlar: